Hayata karşı ne kadar çabalarsam, ne kadar kendimi korumaya çalışırsam, gayretlerim hep boşa çıkıyor. Kapılarımı ne kadar sıkı kapatsam, çürük bir pencere ve gizlenerek kafasını eğdiğinde saklanabileceği bir pervaz buluveriyor hemen kendine. Pencerelerimi kontrol etsem, kapılarımı yumrukluyor, ızdırabın çekiçleriyle dövüyor kırma pahasına...
Vakitlerimin bilinmezliğinde, garip düzlemsel boyutlar açıyor her yanıma. Kaçıyorum, kaçıyorum...
Ya da kaçtığımı zannediyorum. Hep ama hep zannediyorum. Doğuşunu ve batışını izlediğim ve izlerken kaybolan günler, geçiyor gözümün önünden. Yeniliğin doyumsuzluğuna, tutkusuna, tutkunun sarı saçlarına rağmen geçmiş geçiyor bu defa da yanı başımdan. Selamını eksik etmeyen, geleneksel eski zaman edasıyla, geçiyor ama beni hatırlamadan, hatıralarındaki bana dair her tasviri, her tanımı, her anlamı yitirerek...
Koğuşun karanlık izdihamı çöküyor gecenin üstünden gelemediği bir korkuyla ortamın üstüne. İki genç daha geçen gece yaşadıkları korkuyla cebelleşiyorlar çaresizce. Yaşanılan sırların konuşulmazlığı onları esir alırken, süzülen, yoğun bir tatminkarlık, rüzgarı soluksuzca savuruyor. Küçük bir esinti geziyor, şımarık ama ağırbaşlı, ortamı kolaçan edercesine ve narin. Koğuş küçük bir hangar; filmlerde izlediğimiz tek motorlu, tek pervaneli ve kanadının ortasına gelecek hizada pervanenin hemen üstünde bir makineli tüfek olan uçakların konulduğu... Önde iki ve arkada bir olmak üzere üç dolma tekeri üzerinde duran, ön büyük ve arka küçük kanatlarında mensubu olduğu milletin hırçın ve acımasız, bir o kadar da aciz amblemlerini taşırlar;korkaklıklarını gizleyemeseler de taşırlar o amblemleri...
Japonların o ünlü, tarihe mal olmuş, her savaş filminin vazgeçilmez terimlerinden ve karakterlerinden olan kamikazeler. En çabuk fark edilen onlar olur; genelde kocaman bir, Japonya’nın simgesi, kızıl, parlak güneş etrafında insanları, hayvanları ve diğer canlılara hayat veren yaşayan çizgileri olan uçaklar.
Sadece bununla kalmayan bir dolu hatıranın, hayat parçalarının, yaşam eskilerinin arasından seçiyorum bu yazdıklarımı. Sanki son yazımı yazıyormuşum gibi hayatım gözümün önünden kare kare akıyor, yavaş yavaş. Siyah-beyaz filmlerin kayıt edildiği şimdiki fotoğraf makinelerimizde kullandığımız makara filmler koşuyor yokluğa, bu çok yavaş koşu karanlıkta son buluyor, birinciyi belirlemek için.
8mm’lik filmlerin yavaş yavaş akışı ve film makinesinin sakin ve kesik kesik, tırtırlı, toz kokan, eski rüzgarların kulağımıza uğuldadığı loşlukta sesi kulağımı okşuyor. Gözlerim hayata, kapamış ışıklarını, pencere ve kapılarını, film makinesinin sesini işitiyorum, amansız bir hastalığın vücudumu saran, ölüm saçan tırpanı gibi koşulsuz ve iradesiz.
Göz kapaklarım ağırlığınca baskı yapıyor gözlerime. Gözlerim rakibinin içindeki hayat sıvısını boşaltıp içtiği, barbar kavimlerin kan dolu kadehlerine benziyor. Damar uçları kan fışkırırcasına şişiyor, gözlerim şekilsiz uzuvlar olana dek. Sıcaklığı artan şekilsiz öğeler oluyorlar korkularıyla savaşamayan iki küçük zavallı, güçsüz...
Isı ve duygu almaçları sınırı zorladığı reddede başlıyor kısa metrajlı hayat filmim yanmaya, şanslı ızdırabı hissetmeye meyilleniyor. Fakat araya ızdırabın, acıdan kolları ve mutsuzluktan sözleri giriyor, yolunu kesiyor, ızdıraba yaklaşmasını engelliyor, şanslı bir olanaksızlıkla...
Siyahlık usul usul kırmızı, kavuniçi arası bir renge dönüyor. Filmin kenarındaki dikdörtgen, sık delikler daha belirgin hale geliyor. Köşesi yanan film daha yavaş dönmeye, bunun yanında daha hızlı yanmaya başlıyor. Izdıraba ayak dileniyor, aynı zamanda meydan okuyor. Yoksul film, ızdırabın ateşi arasında giderek daha az hayat harcıyor, daha az yaşam, daha az insanın gözleri önünden kayıyor. Ateşin rengi kızıl ve sarıyı gösterdiğinde, yanan bölüm benim kısa metrajlı hayat filmimin sonunu getiriyor, bana biyografisini yazdırıyor gözyaşlarıyla. Ve film kopuyor, film makinesi de kopan filmin ardından kısa süre sızlanıp, aniden duruyor.
Filmin son karesi kalıyor aklımda. Tek motorlu makineli tüfek taşıyan çift kabinli hurdalar, dalaşıyor gökyüzünde. Bir adam uçağı kontrol ederken, diğeri makineliyi ölüme sürüklüyor. Gökyüzünün o sonsuz maviliğine kapanmaz delikler açıyorlar. Kara lekeler bırakıyorlar sonraları düzlemsel boyutlara dönüşen, zamanın bilinmezliğinde.
Bir gamalı haç (swastika) tasvirlemeye koşullanmış bir gravür çiziyorum kafamda. Başarıyorum vahşeti gölgesiyle ve mantıksızlığıyla şekillendirmeyi. Fakat şekilsizlik öbür dünyaya geçme zamanı gelmiş bir ruh gibi ortada kalıyor, vücutsuz...
Yıllanmış gravür çok ufak parçalara ayrılıyor geri dönüşsüz zamanda, yeniden birleşememe pahasına. Bu vahşetin sorumlusunu arıyor gözlerim, mermilerin kaynağını sözlerim...
Geçmişe dönmek istemenin nedenselliği, olanaksızlığıyla birleşerek kafamdaki bütün hayat gravürlerini parçalıyor. Kin dolmuş kilerlerimi, örümcek ağları basıyor, korkunun yönettiği yeni savaş başlıyor ve bitiyor. Bir okyanusun hırçın ve geniş dalgaları kadar büyük, gel-gitli ve sörfçünün dalganın üzerinde durabilmesi gibi etkileyici, hatta kısa süreli.
İlk görüşte aşk misali...
İnsanların geçmiş konusundaki isteksizliği halkalanıyor ve büyüyor bir su birikintisinde olduğu gibi, gecenin üzerine. Her insanın aramadığı gibi aranmıyor geçmiş, her insanın istediği gibi de yaşanmıyor gelecek. Geçmişi silerek, yastığın altına iterek, gelecek yaşatılamayacağını bilmiyorlar. Tarihini bilmeyenler, insanların geçmişten ders alıp, geleceği, yanlış yaparak öğrendikleri doğrular ile inşa ettikleri sağlam temeller üzerine oturtamayanlar oluyor.
İki genç de o gece geçmişini fakat yakın geçmişini unutmaya çalışan ama başarılı olamayanlardandılar. Olayın korkusu lanet olmuş üzerlerine yağıyor, karanlık her an bu laneti gizlemek istercesine, gaddarca çevrelerinde dolaşıyordu. Yeni bir koğuştu burası onlar için verilmiş. Daha doğrusu bir koğuşun subaylar için ayrılmış özel bir bölümüydü. Daha sıcak ve korunaklıydı. Bütün olanaklarına rağmen geçmişin saldırılarına karşı savunmasızdı. Tek eksik ve çaresiz tarafıydı bu düşmana fırsat veren.
Rüya ile gerçeği ayıracak yaşı çoktan aşmışlar, erkekliklerinin ilk sınırlarını zorladıkları yılları hatırlayabiliyorlardı. Yakın geçmişin soğuk yakınlığında bırakmışlardı her şeylerini. Düşlerinin yanında düşürmüşlerdi rüyalarını ceplerinden. İnsanın bir parçası koparken duyduğu acıyı düşlerinde yaşamış ve rüyalarında bırakmışlardı. Hayat sadece basit, üç boyutlu, çizgilerle dolu bir tasarıdan ibaretti onlar için. Yalnız gökyüzünü canlı renkleriyle yani doyasıya mavi algılayıp, kağıda aktarabiliyorlardı. Bir de denizi...
Gökyüzünün uçsuz bucaksızlığında ama karanlığın kollarında yatıyorlar ve geceyi karşılıyorlardı. Tanrı’nın koruyuculuğunda çıktıkları yola, son nokta koymak üzere oldukları anı düşünüyorlardı her ikisi de. Uçmanın özgürlük olduğu zamanları, aslında yakın geçmişi özlüyorlardı. Uçağın bulutlarla yaptığı dans ve damlaların uçağı taşlaması;düşler her zaman yanlarındaydı ve öyle kalacaktı. Uçmak, artık yoktu onlar için ve olamayacaktı da. Uçmak bir gecede yitirilen kayıp bir sevgi, "meleklerden çaldığımız aşk" gibi idi. Ama artık yoktu..!
Geçen gece koğuşun üzerindeki tek motorlu uçak gibiydi vahşeti. Koğuşun üzerine çakılmasıydı düşlerde kaybedilen, karanlığın ızdırabı saklamasıydı yitip giden. Aynı, hayatın çatısının üzerime çökmesi ve gravürümü paramparça etmesiydi hissedilen.
ÇAĞRI YARDIMCI
18. 03. 2002 – 23. 38
İSTANBUL