CAGRI YARDIMCI
 

Menü

Takvim

« Mayıs - 2012

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31

En Çok Okunan Bloglar

. IPod Touch vs. IPhone(5859)
. Ustasından Bowling Dersleri - I(3120)
. Remove Shortcut Icon Arrows in W7(2037)
. Yüzleşme(1976)
. Yeni Bir Başlangıç(1921)

En Son Eklenen Bloglar

. iPad 2
. Aşkın Anlamı
. Azaba, Gazaba ve Kana
. Üç Nokta
. Adı Konulmamış

En Son Yorumlanan Bloglar

. IPod Touch vs. IPhone
. Azaba, Gazaba ve Kana
. iPad 2
. Aşkın Anlamı
. Aşktı Bu

My Feed

    Follow Me on

    Blog

    Paylas RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 1871
    Mazoşist Mutluluğum

    Nükseden Zamanlar Yüzleşme

    Gecenin sessizliğinin keskin gürültüsü ürkütüyor beni. Gecenin saran siyah kolları ve güven veren omzu yok artık. İçimdeki korkuların kaynağını kucaklıyorum bilmeden. Derin bir güvensizlik akıyor. Kanıma sızıyor. Ütopik değer yargılarım sıradan yaratıklara dönüşüyor sana yükleyemediğim. Bu gerçeği kolay kabullenemiyorum. O ütopyaya geri dönmek istiyorum.

     

    Alaturka bir roman tadında yaşıyorum hayatı. Bol acı dolu, aşkla harmanlanmış ve boş. Kapalı kaldığım yerden uzaklaşıyorum, bir sızı kaplamış her yanımı. Kulaklarımda kesilmek bilmeyen umarsız bir uğultu. Kesik taşlı caddeye çıkıyorum. Saat sabahın ilk ışıklarının tik-taklarına çok yakın. Zamansız bir ürperti geliyor. Garip bir titreme... Üzerimdeki incecik gömleğe daha çok sarınıyorum. Uzaktaki bir sıcaklığın özlemini çeker gibi ısınıyorum ona. “Bıraktığı boşluk dolmuyor.” Titreme çabuk geçeceğe benzemiyor. Vücudumda sırılsıklam bir ısı değişiminin kalıntıları. Hayallerim üzerinde kalıntıların. İvedi bakışlarla geziyorlar her uçsuz bucaksız boşluğu.

     

    Gözlerimdeki tuzlu ağırlık gittikçe yoğunlaşıyor. Göz kapaklarım ıslanıyor serin serin. Ama sadece bu kadar; dışarı katiyen boşalamıyorlar. İçleri sürekli dolu kalıyor. “Zinhar”, diyor içim. Kendimi beklediğimden güçsüz buluyorum. Sonsuza dek ağlamak istiyorum. Rahatlamanın mümkunatına ulaşmanın ne kadar da az yolu olduğunu anlıyorum. Aslında her şey ama her şey için güçlü olduğumun farkına varmam uzun sürmüyor. Çözüm içimdeki psikolojik gerginlikte yatıyor. Yüzleşiyorum. Yine ağlayamıyorum. Özlüyorum. Gerginliğim azalıyor.

     

    Sokağın ıssızlığa yakın kalabalığı beni aldatıyor. Kulağımdaki müziğin de etkisiyle çılgınlar gibi şarkı söylemeye başlıyorum. Bir an için aşeriyorum. Canım kaynamış mısır çekiyor. “Biraz daha dayanırsam sabah sahilde gececi bir mısırcı bulabilirim belki...”, diyorum. Gülüyorum.

     

    Birkaç şarkı sonra sokağın sonu geliyor. Fark ediyorum ki sokakta benim dışımda kimse yok. Yalnızlık saplantım göğe eriyor. Mazoşist mutluluğum uzun zamandır kilitli olduğu zindanda zincirlerini koparıyor. Derinlerde hayaletinin prangalardan kopardığı uzun ve kalın zincirlerin duvarlarında yaptığı şıngırtılar yankılanıyor. Yavaş yavaş yürüyüşünü hissediyorum. Yerdeki titreşimlerini, zincirleri usul usul yere sürtüşleri dalgalandırıyor. Mutluluğum kalıcı olamıyor.

     

    Hayatımızın asıl yapıtaşı anlık değil de kalıcı mutluluklar değil midir?

     

    Kalıcı olmanı diliyorum Tanrı’dan.

     

    Geriye dönüyorum yaptığımın farkında olmadan. Kendimi kendimden gizleyerek basıyorum o kesik taşlı caddeye adımlarımı. Ufak tefek insan manzaralarıyla iç içe yürüyorum geldiğim yoldan. Nereden geldiğim uzak bir belirsizlik. Belki nereye gittiğim de. Üzülmek istemeden, insanların ve kendimin, beni acıtmasından ölesiye korkarak kaçıyorum herkesten. Nedense çok sakin bir kaçış bu olmayana. Sessiz yürüyüşümün eşlik ettiği bir koşuşturma. Ya da senden sadece...

     

    Bir anda kendimi kentin karşı yakasında buluyorum. Karşımda kız kulesi acımı paylaşıyor. Yanımda aşina bir surat yıllardır görmediğim hatıralarımdan eskiyerek uzanan yaşlanmış bir siluet.“Büyük ya da küçük hata yoktur”, diyor bana. “Önemli ya da önemsiz hata vardır.” Paylaşılan hatanın önemli olduğunu düşündüğünü ima ediyor bana. Sonra devam ediyor. “Sanki günahlarını seninle affettiriyor. Hayata dair, eksik kalmış kutsanmışlığının acısını senden çıkartıyor. Acılarının bir kısmını sana yüklüyor. Taşıyabileceğinden ölesiye emin. Taşıdığın zaman da seni suçluyor. O acı seninmiş gibi hissetmene yol açıyor. Suçluluk duygun arttığında, o, acısını terk ediyor. Acının yarısı sende, diğer yarısı onda kalıyor. Sana yükledikçe azaltıyor acılarını; seninkileri arttırıyor. Uyuşturucu gibi ufak bir doz verip bütün “sen” ’i ele geçiriyor” , dedi. Durdu. İsterik, gözlerimin içine baktı geriye benden bir şey kalmamış gibi. Defalarca tekrarlarmışçasına en baştan baktı bana. Bitirip tekrar başlıyordu adeta. Sürekli yineliyordu kendimi. Bakışlarıyla yeniden tasvirliyordu, gözleri yeniden yaratıyordu beni. Sustuk. Gözlerimiz birbiri ile anlaşıyordu. Sessizliği bozan ben oldum. “Emin değilim”, dedim. Ne ondan, ne yaptığını söylediklerinden, ne de kendimden. Bazen duygularımı bile hissedemiyordum. Kullanılmaya kullanılmaya uyuşmuşlardı. Belki de incindikleri için...

     

    “Yara aldım”, dedim, içimdeki savaşta. Yaram azar azar kanıyor, sızlıyor. Keskin bir acı vücudumu yalayıp geçiyor zaman zaman. Sanrılarım çoğaldı. Rüyalarımı bile hatırlayamıyorum. Tek hatırladığım şey karanlık dehlizlere dalışım oluyor uyandığımda. Orada siyah suratlı, bilmediğim görmediğim bir adam silueti ve o...

    Ve o, onunla...

     

    Bir an daha fazla bana baktığını duyumsadım. Gözleri huzur dolu elleri yerine beni usulca okşuyordu. “O belki de seni gerçekten seviyor!”, dedi. Sanki çok uzun süredir uğraşıp da çözemediği bir bulmacayı çözmüşçesine vurgulu söyledi bu önemli cümleyi. “Ama”, diye devam etti. “O, hayatındaki ilk ve son özveriyi, verdiği tek vuruşluk, kırmızı ödünü, siyah suratlı adamda bıraktı.” Belki de seni yanlış zamanda tanıdı. Ya da kendini bulması - eğer bulduysa - yanlış zamanda oldu. Ya da siyah suratlı adamı...

     

    Sana sunabileceği saf bir özveri ve kutsanmış bir ödünü yok sahip olduğu. Sürekli sahip olduğu tek şeye sığınıyor o nedenle. Sana olan sevgisine... Hep uçları tercih etmesi bu sebepten. Orta yol yok onun için. Ya hep, ya hiç var. Ya sen, ya geçmişi var. Her yere cebine tıkıştırarak taşıdığı geçmişi. Eminim senin de bir geçmişin vardır atamadığın. Ama onlar normal bir hayat sürdüğün hatıralardır senin için gerektiğinde ardında bırakabileceğin.

     

    Belki de asıl büyü gerçek açıklandığında bozuldu.

     

    Bazen çok sevmek bile yetersiz kalır feleğin çemberinden geçmiş, kendini her daim akıllı sanan, aptal, dünyevi insanlar için.

     

    Dünya ve kendinle olan bütün bağlarını kopartıyorsun, bütün ilişkilerini belki de hiç düzelmeyecek periyotlarda askıya alıyorsun yitik bir uçkur uğruna ve o an yalnızlığınla barışıp aptal yerine konulmuşluğuna inat sıkı bir dostluğa başlıyorsun sonsuz bir devinimdeki sürekli bir tekrar gibi.

     

    Son söyledikleri kurşun gibi ağırdı. Onun gibi çelimsiz ve zayıf birinden nasıl oluyor da böyle dolu ve ağır anektodlar çıkabiliyordu hala anlamış değildim.


    Dışarı çıktım. Bu kadar karamsarlığın bir yağmura ihtiyacı vardı. Ama hava gayet güzeldi. Olması gerektiği gibiydi. Yağmur damlacıkları yerine göz yaşlarımı hala kullanamıyordum. Belki de bundan sonra asla kullanamayacaktım sonsuza kadar yeminli insanlar gibi.

     

    Onu hala neden bırakamadığımı düşündüm yol boyunca. Nereye gittiğini bilmeyen bir insan için oldukça uzun bir gezi olacağa benziyordu. Bu, yol uzun demekti. Demek düşünecek de çok şey vardı. Bu kadar cesaret kırıcı yargılardan, yaşanmışlıklardan, korku dolu heyecanlardan sonra hala nasıl oluyor da onunla olabiliyordum. Bu sevginin gücü mü, yoksa aşkın amalığı mıydı? Yanıtsız sorularıma sürekli yenileri ekleniyordu. Ardı arkası kesilmeyen bir tabur dolusu asker üzerime geliyordu. Kurşun yağdırıyorlardı. Ama tatbikattaydılar. Nereden mi biliyorum? Çünkü her şey sahteydi!..

     

    Denizin kenarında taş bir oturak buldum. Oturdum. Taş soğuktu! Ölümden bile daha soğuk ve titretici. Mor halkalarla doldu vücudum. Her şey çok tanıdık ve apansızındı. Çabalarım en ihtiyacım olduğu anda tükenmişti. Yan etkisi olarak da heyecanlarım ve hormonlarım iflas etmişti. Terk edildim. Yalnız, ruhu olmayan, metabolik bir organ öbeğinden ibaret, geleceği geçmişin siyah sisleriyle kaplanmış gölgesi sayesinde önünü zamanın ortasından beri göremeyen bir vücut olarak kaldım. Yalnız...

     

    Evet, belki de bencilliğim, psikolojimin yönlendirmeleriyle beni tekrar ele geçiriyordu. Yüklenen yüklerin gerçekliği altında ezilmeye başlamıştım ki bencilliğim tek başına kalmak ve unutmak için yalnızlığımı davet etti. Yalnızlığın içine işlemek için... Belki de, yaşlanmak için bu taş oturakta kendimle denizi izlerken.

                          

     

     

    Çağrı Yardımcı

    01.01.2004 - 20.03

    İstanbul

      # Yorum Yaz #

    İsim :

    Yorum :
    (Max. 400 Karakter)