CAGRI YARDIMCI
 

Menü

Takvim

« Mayıs - 2012

»

PT SL ÇŞ CM CT PZ
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31

En Çok Okunan Bloglar

. IPod Touch vs. IPhone(5860)
. Ustasından Bowling Dersleri - I(3121)
. Remove Shortcut Icon Arrows in W7(2037)
. Yüzleşme(1977)
. Yeni Bir Başlangıç(1921)

En Son Eklenen Bloglar

. iPad 2
. Aşkın Anlamı
. Azaba, Gazaba ve Kana
. Üç Nokta
. Adı Konulmamış

En Son Yorumlanan Bloglar

. IPod Touch vs. IPhone
. Azaba, Gazaba ve Kana
. iPad 2
. Aşkın Anlamı
. Aşktı Bu

My Feed

    Follow Me on

    Blog

    Paylas RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 1922
    Yeni Bir Başlangıç

    Ustasından Bowling Dersleri - I Doğum Günün kutlu Olsun

    Sabahın kör bir saatinde çalar saatinden önce uyanmıştı. Her sabah olduğu gibi erken bir saatte hayata gözlerini açmıştı. Sorsalar gecenin kör bir saatinde de kapatmak isterdi belki de sessizce. Biyolojik saati bu dakikalara iyice ayak uydurmuş onu hiç bir zaman yarı yolda bırakmamıştı. Alışkanlık sanırdınız. Oysaki alışkanlık iradeye karşı gelen bir olguydu.

     

    Giyinip dışarı çıkmak yerine bu defa yatağında oturmuş etrafını izliyordu. Perdesini sonuna kadar açtı. Güneşi odasının her köşesinde hissetmek, onunla güne kısa bir başlangıç yapmak istiyordu. Alacakaranlığın sarıya çalan köşesinden çekilmiş gelmiş bir demet ışık içeriye giriyordu. Gittikçe artan sayıları adamın üzerinde de hissedilmeye başlamıştı. Kağıdını, kalemini çoktandır durdukları yerden kaldırarak üzerindeki temiz tozu sildi. Kucağına yerleştirdiği bir yazı tahtasıyla başlamıştı yola. Artık o günler çok gerilerde kalmıştı. Teknolojiye ayak uydurmuştu isteksizce. Ama dendiği gibi irade bazen eski alışkanlıklara karşı koyamıyordu. Eskilere el atmışken dibe vurup, çıkış kapısına attığı kalemi ve çelikten daha dayanıklı kelime halatı geldi aklına yukarı çıkarken tutunduğu; kendini kapıya doğru tırmanmaya iten güçler geldi gözünün önüne. Tek bir kapı yoktu tabi şu hayatta. Insanlar yaralandıklarında en yakınlarını da kendileri ile birlikte sürüklüyorlardı boşluğa doğru. Buna kimsenin hakkı yoktu. Onların yanında olduğunu bilme içgüdüsü her şeye değer bir güçtü.

     

    Perdelerini öylece açık bırakıp uzun zaman durakladığı şehirlerden birinden aldığı terlikleri giyerek içeriye geçmişti. Ev buz gibiydi. Diğer odaların da perdelerini iyice aralayarak yenice doğan ılık güneşin içeriyi ısıtmasına yardımcı oldu. Girdiği her odada kısa kısa oturup hayatındaki değişimleri hatırlattı kendine. Neden kara kalemleri kullanmaya başladığını, yazı tahtasını, ve üzerine koyduğu birinci kalite hamur kağıtları hatırladı. Kirlenince onun için daha da değerli olan bu beyaz yaratıkların aslında hayatında ne kadar derin boşluklar bırakarak giden birçok şeyin yerini doldurduğunu anımsadı. Onu anlamasını istediği varlıklar ondan uzaklaştıktan sonra evi bu beyaz şeylerle ısıttığını kimse bilmiyordu. Kimsenin aslında bilmediği, hatta görmemezlikten geldiği o kadar çok gerçek vardı ki sadece beyaz kağıtların anımsadığı; adam kendi sözcüklerini bile hatırlamıyordu.

     

    Uzak durması gerektiği yerleri iyice belleyen ufak bir çocuktu hala bu yaşında. Sevgi, onun için kendi haysiyetinden bile önce gelen en değerli şeydi yakın zamana kadar. Sevgiyi önemseyen yoktu artık. Adamın kendisi de sevginin tanımını unutmuştu, yitirmişti yakın geçmişte, kaybetmişti en ücra düşlerinde. Düşürmüştü hayallerindeki pembe sokaklarda yalnız başına yürürken. Kaldıramadığı hayallerini ölü toprağı serpilmiş soğuk banktan, insanlar kalktı. Camdan onları izledi dakikalarca uzaklaşana dek. Uzaklığın göreceli olduğu bir zaman diliminde dahi kendine gelememişti. Birden irkildi kulağındaki çınlamayla. Kendi kızgınlığını hissettirmekte üstüne yoktu. Yeniden evin içinde volta atmaya başladı. Yalnız kalmak istiyordu yine kalabalığın içinde.

     

    Vücudunun oksijene ihtiyacı vardı. Günlerdir nikotinden başka bir şey girmiyordu kanına besin namına. Pencereyi araladı evin en büyük odasındaki. Serin bir sonbahar güneşi ile ısıtılmış ılık bir meltem daldı odanın içine. Saçlarının yere doğru bakan ön kısımları, karayeli arkasına almış yaşlı bir denizci gibi havalandı. Onun da ahşap sandalı bu eski evdi denizi yakından hissettiği.

     

    Üzerine ne giydiğinden bihaber dışarıya çıktı. Her gün denize inerken yürüdüğü, cumbalı ahşap evleri hayal ettiği, soğuk taş duvarların sıra sıra dizildiği kirli kaldırımlar üzerinde, birkaç gün önceki yağmurda sırılsıklam olmuş elbiselerinin daha yeni kuruduğunu güneşin sıcaklığıyla yenice fark ederek ilerliyordu. Hayatındaki çatlakları anımsatan, evlerin bakımsızlıktan ve geçen günkü fırtınadan iyice zarar görmüş kiremitleri kaldırımda yaşamından kesitleri ona gösterircesine bithap duruyorlardı. Üşüdü. Güzün en soğuk mevsim olduğunu düşündü. Ruhunu aç ve güçsüz bırakıyordu. Bütün uzuvları bu acizlik karşısında üşüyordu. İçi titriyordu üzerindeki kalın sayılabilecek kıyafetlere rağmen. Güneş ona ve onu ısıtmaktan uzaktı. İçindeki titremenin hiç bir ilacı yoktu şu an için. Belki de sırf bu yüzden ilkbaharı daha çok seviyordu. Bir insanı yaşamanın en verimli, en tutkulu zamanıydı ilkbahar. O karın ağrısını saatlerce hissederek, o insana özlem duymak, tek bir saniye birlikte geçirmek için dünyada yapamayacağın şey olmadığını bilmek, tutkuyu kelimelere dökerken kalbindeki o acıyı çarpıntılara ötelemek...

     

    İçi üşüdü tekrar. Boynundaki mavi atkıya sarındı. Hayatındaki tek, gerçek aşkı örmüştü bu atkıyı ona. Evden ne kadar acele ile çıkarsa çıksın unutmadığı tek şey o mavi atkıydı. O kadını düşündü hayat mücadelesi sırasında kaybettiği. Ya da aslında kadın onu kaybetti mi demeliydi. Belki de, ikisi de birbirini yitirmişti; olması gerektiği gibi.

     

    Denize yaklaştıkça sıcaklık belirgin ölçüde değişmişti.

    Rüzgar hızını daha da arttırmıştı.

    Üzerindeki ince kabanın kendine hayrı yoktu ki adama olsundu.

    Adımları hızlanmıştı.

     

    Üzerindeki kabanı çıkarttı. Yere sürümeye başladı. Ellerinden kayıp yere süzüldü ince kaban. Ardından siyah hırkasını ve gömleğini de çıkarıp bir kenara fırlattı. Sadece pantolonuyla kalmıştı. Sıradan bir insan olmanın keyfi ve rahatlığıyla yürüdü sahil kenarında. Aslına bakılırsa her insan sıradandı. Yıllardır yürümediği mecraların kokusunu içine sindirerek tuz ve yosun karışımını duyumsadı defalarca. Uzun zamandır oturmadığı o emektar taş oturağın üstüne ilişti. Güneş yükselmeye meyilli gökyüzünü arşınlamaya başlamıştı. Denizle gökyüzünün kesiştiği o sonlu sınırsız çizgiye baktı. Büyükçe bir gemi geçti önünden, ardından emekçi bir vapur düdüğüyle onu selamladı martıların en kısa aşkı yaşadığı ve peşinden büyük bir tutkuyla seyir eyledikleri. Akabinde tertemiz cam bir şişe, nerden geldiği bilinmeyen dakikalarda uzak diyarlardan çıkıp ona döndü. Adam hiç şaşırmamıştı bu olay karşısında. Hazırlıklıydı her şeye. Yazdığı ve yazacağı şeyler nasıl yaşamına dönüşüyorsa, bu mucize de yazılarına dönüşecekti. Şişeyi sudan çıkardı. Mantarını açtı. İçinden çıkardığı saman kağıt hala o günkü gibiydi. Kelimelerini incitmekten korkarcasına narin okumaya başladı.


     

    “Beni sevmediğini söyle ve çek, git buradan. Hayatımda sana yer yok. Asla da olmayacak. Ne açıklama, ne de sözler ihtiyacım olan. Artık senden hiçbir şey beklemiyorum. Terk et beni! Tek celsede olsun her şey. Gökkuşağıma yer aç. Kirletilmiş uzuvlarım temizlensin gün ışığıyla. Doğmasın gece. Batmasın gündüz. Kararsız hüzünler yerini hırslı aşklara bıraksın. Gece hiç doğmasın.”

     

    Kağıdı özenle katlayıp pantolonunun ucu delik cebine soktu. Şişede sadece kalemi kalmıştı. Onu da şişenin içinden çıkardı. Eline alıp bakmaya doyamadığı eski bir dostuna, derin bir hasretle görmeyi beklediği sevgilisine bakarcasına keskin baktı ona. Sapasağlamdı. Kalemi paslanmamıştı. Sonra denize baktı. Ona ikinci kez teşekkür etti.

     

     

    Çağrı Yardımcı

    21 Kasım 2006 - 10.47 Izmir

     

      # Yorum Yaz #

    İsim :

    Yorum :
    (Max. 400 Karakter)

     
    » Benzer 5 Konu
     Konu Başlığı Tarih Okunma
     Yeni Yıl Yeni Yıl... :) 1/2/2008 715